Ve……

20 Oca

morfil

Son günlerde blogumu  ihmal etmiş gibi görünsem de aslında daha dolu dolu olmak için çabalıyordum.Dijital fotoğraf çekme hobimin yanında öyle ilginç ve her gün beni içine alan bir dünya keşfettim ki yolda doğru dürüst yürüyemez hale geldim.Analog fotoğraf çekmek ….. Ve Lomography..Şimdilerde çok yeni olduğum için öyle hayranlık uyandıran birşeyler beklemek çok da yersiz olur lakin ilk çektiğimde ne çektim diye bakacak kadar dijital alışkanlığı vardı.

Çektiğim fotoğraflardan bir tanesini aşağıda paylaşıyorum size de 70’lerden kalma fotoğraflar gibi gelmiyor mu hatta polaroid gibi sanki..

Görsel

Bir diğer merakım ise çocuklarım doğduktan sonra öğrendiğim ama son dönemlerde gördüğüm tedaviler ve içtiğim ilaçlar yüzünden tekrar hayatıma almaya karar verdiğim bir nevi alternatif tıp olan ama bana göre alternatifliğinin yanında tamamlayıcı tıp olarak da adlandırılabilinecek bir tedavi yöntemi:Homeopathy

Bu bilimle ilgili yazılarıma ileriki bölümlerde devam edeceğim şimdilik sadece şunu ifade edebilirim:

Similia similibus curentur …

Sağlıcakla kalın…

View original post

GÖBEKLİ TEPE

28 Nis

Türkiye´nin güneydoğusunda, Toros önlerinde İlk Neolitik Dönem´e ait bir kutsal alan, 300 m çapında ve 15 m yüksekliğindeki Neolitik Dönem´in ilk evrelerine ait Göbekli Tepe, Şanlıurfa´nın 15 km kuzeydoğusunda, bir dağ sırasının en yüksek tepesinde yer alır. Höyük çok uzak bir mesafeden bile göze çarpar. Höyüğün üzerinden kuzey ve doğuya bakıldığında Toros Dağları ve Karacadağ´a kadar olan bölge, güneye bakıldığında ise Suriye´ye doğru uzanan Harran Ovası görünür. Batı´da ise Şanlıurfa ile Fırat Ovası arasında yer alan dağ sırası görünmektedir.

Göbekli Tepe 1963 yılında Türk- Amerikan ortak yüzey araştırmalarında saptanmış ve Peter Benedict tarafından 1980 yılında yayımlanmış, ancak bu yerleşimin önemi o dönemlerde anlaşılmamıştır. Höyüğün yamaçlarında çok sayıda bulunan taş aletlerden ve büyük boyutlu düzgün işlenmiş taşlardan, burasının insanoğlunun ilk yerleşik hayata geçtiği, yani avcı toplayıcılıktan Neolitik dönemin tarımcılığına geçişin gerçekleştiği bir yer olduğunu ilk etapta anlamak mümkün değildi. Geliştirilmiş araştırmalar sayesinde, aynı Schliemann´ın Troiası’ndaki gibi üst üste tabakalardan oluşan ancak Priamos´un şehrinden en azından 5000 yıl daha eski olan bu yerleşimin özgünlüğünü anlamak mümkün olmuştur.

Kazılar 1995 yılından itibaren Şanlıurfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesi işbirliği ile yürütülmektedir, 2001 yılından itibaren çalışmalara Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün Doğu Araştırmaları Şubesi de katılmıştır. 1995 yılından itibaren her yıl yapılan kazılar sonucunda konutlar ya da savunma sistemi ile ilgili bir ize rastlanmamış, bunun yerine bugüne kadar bilinmeyen ancak dinsel fonksiyonu olduğu şüphe götürmeyen, anıtsal, dairesel olarak düzenlenmiş megalit türü yapılar bulunmuştur. Tonlarca ağırlıktaki yekpare taş dikmeler içte ve dışta temenos benzeri dairesel alanlar oluşturan duvarlarla birbirine bağlanmış, dairenin merkezine ise hepsinden daha yüksek iki dikme yerleştirilmiştir. Dikmelerin üzerinde yabani hayvanların, aslan ve boğaların, yaban domuzlarının, tilki ve yılanların büyük boyutlu kabartmaları yer almaktadır. Kabartmalar diğer buluntularla birlikte bir bütün olarak değerlendirildiğinde, bilim adamlarına bu resim dili konusunda tartışma malzemesi oluşturmaktadır. Ancak daha şimdiden, şimdiye dek bilinen ilk mimari formların kesinlikle küçük boyutlu ya da gösterişsiz olmadığı, aksine beklenmedik bir biçimde anıtsal olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Göbekli Tepe´de dairesel yapı sistemlerinin küçük formlara ve kare planlı temellere dönüşümü ancak geç evrelerde gözlenmiştir.

20. 10. tarihinde bitirilen, 2006’daki 12. çalışma sezonunda, kazıların ağırlık noktasını yine, üç yıldan bu yana olduğu gibi dört büyük dikmeli A-D yapılarını tümüyle ortaya çıkarma çalışmaları oluşturmuştur. Sezonun önemli buluntuları arasında C yapısındaki yırtıcı hayvan heykeli ile D yapısındaki zengin bezenmiş kabartmaları olan dikme sayılabilir.

Kazı çalışmalarına paralel olarak yapılan paleozooloji ve paleobotani araştırmaları sonucunda, etkilerini bize Göbekli Tepe´den aktaran insanların, yaban hayatına dayalı bir toplum düzenine sahip oldukları anlaşılmıştır. Onlar açısından, toplumsal gelişimin itici gücü olarak Neolitik bir köy düzenine ya da kentleşmeye geçiş çok uzak bir gelecekte bulunmaktadır. Bu yapının inşa edilmesi için gerekli işgücü ancak, avcıların dağın tepesinde adeta “olimpik” olarak adlandırılabilecek buluşmaları sırasında bir araya gelmiş olabilir. Buradan da “Önce tapınak inşa edildi sonra şehir” sloganı ortaya çıkar. Gelecekte yapılacak olan kazılarla bu sloganın doğrulanması ya da değiştirilmesi söz konusu olacaktır. Hem arkeolojik veriler hem de radyokarbon metodu Göbekli Tepe’nin en geç evresini MÖ 8000’lere tarihlemekte, eski ana yapı evresinin ise (Tabaka III) MÖ 9000’lerde bittiğini göstermektedir. En eski yerleşim tarihlendirilemiyorsa da, devasa tabaka dizileri, burada Paleolitik Çağa kadar uzanan birkaç bin yıllık yerleşim tarihçesi olduğunu düşündürür. Yamaçların alt kesiminde, doğal erozyon ve son zamanlarda tarım alanı olarak kullanılması sebebiyle oluşan dolgu Tabaka I olarak adlandırılmıştır.

Göbekli Tepe kazıları bir Türk- Alman ortak projesinin bir parçasıdır. Bu proje Şanlıurfa Müzesi´nin Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul Şubesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün Doğu Araştırmaları Şubesi işbirliği, ArchaeNova e. V. Heidelberg desteği ile gerçekleşmektedir.

Kaynakça

Schmidt, K., Zuerst kam der Tempel, dann die Stadt. Bericht zu den Grabungen am Gürcütepe und am Göbekli Tepe 1996-1999, Istanbuler Mitteilungen 50, 2000, 5-40; ders., Göbekli Tepe, Southeastern Turkey. A Preliminary Report on the 1995-1999 Excavations, Paléorient 26.1, 2001, 45-54; Schmidt, K., Sie bauten den ersten Tempel. Das rätselhafte Heiligtum der Steinzeitjäger. Die archäologische Entdeckung am Göbekli Tepe, C.H. Beck, München (2006); Badisches Landesmuseum Karlsruhe (Hrsg.), Vor 12.000 Jahren in Anatolien. Die ältesten Monumente der Menschheit. Theiss Verlag, Stuttgart (2007).

 

Resim

 

Resim

Resim

Resim

Fotoğraflar: Berna Bayındır

İstanbul Arkeoloji Müzeleri ve Osman Hamdi Bey

19 Ara

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalmış bir kurum olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri ülkemizdeki ilk müzecilik çalışmalarını bünyesinde toplar. Aslında Osmanlı’da tarihi eser toplama merakının izleri Fatih Sultan Mehmet döneminden itibaren takip edilebilir.Fakat sistemli bir şekilde müzeciliğin kurumsal olarak ortaya çıkışı İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin 1869 yılında ‘Müze-i Hümayun’ yani İmparatorluk Müzesi olarak kuruluşuna denk gelir. Aya İrini Kilisesi’nde o güne değin toplanmış arkeolojik eserlerden oluşan Müze-I Hümayun İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin temelini oluşturur. Dönemin Maarif Nazırı Saffet Paşa, müze ile yakından ilgilenmiş, müzeye eser kazandırmak için kişisel çabalar sarf etmiştir. Ayrıca Galatasaray Lisesi öğretmenlerinden İngiliz asıllı Edward Goold’un müze müdürü olarak atanmasını sağlamıştır. 1872 yılında Maarif Nazırı Ahmed Vefik paşa bir dönem kaldırılmış olan Müze-I Hümayun’u Alman Dr. Phillip Anton Dethier’i müdür olarak atayarak tekrar kurar. Dr. Dethier’in yaptığı çalışmalar sonucunda Aya İrini Kilisesi’ndeki mekan yetersiz kalır ve yeni bir inşaatın yapılması gündeme gelir. Maddi imkansızlıklardan ötürü yeni bir bina yapılamaz fakat Fatih Sultan Mehmet döneminde yaptırılmış olan ‘Çinili Köşk’ müzeye dönüştürülür. Halen İstanbul Arkeoloji Müzelerine bağlı olan Çinili Köşk restore edilerek 1880 yılında açılır.

Yapılış tarihi açısından bakıldığında İstanbul Arkeoloji Müzeleri kompleksi içerisinde en eski yapı Çinili Köşk’tür. Şu anda Türk çini ve seramik örneklerinin sergilendiği Çinili Köşk Müzesi, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’da yaptırdığı sivil mimari örneklerinin en eskisidir. Yapıdaki Selçuklu etkisi göze çarpmaktadır. Kapısı üzerindeki çini kitabede inşa tarihinin Miladi 1472 olduğu yazılıdır ancak mimarı bilinmemektedir.

Sonradan yapılan diğer iki bina ise Çini Köşk’ün çevresinde yer alır. Bu binalardan biri Osmanlı İmparatorlu’nun ilk Güzel Sanatlar Akademisi olarak inşa edilmiş olan ve sonradan Eski Şark Eserleri Müzesi olarak düzenlenmiş binadır. Eski Şark eserleri’nin bugün içinde bulunduğu bina, Osman Hamdi bey tarafından 1883 yılında Sanay-I Nefise Mektebi yani Güzel Sanatlar Akademisi  olarak inşa ettirilmiştir. İleride Mimar Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin temellerini oluşturacak olan bu akademi Osmanlı İmparatorluğun’da açılmış olan ilk güzel sanatlar okuludur. Binanın mimarı daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzeleri Klasik binasını inşa edecek olan Alexander Vallaury’dir. 1917 yılında içindeki akademinin Cağaloğlu’nda başka bir binaya taşınması üzerine bu bina müzeler müdürlüğüne tahsis edilmiştir. Dönemin müze müdürü Halil Edhem Bey yakındoğu ülkelerinin eski kültürlerine ait eserleri Yunan, Roma, ve Bizans eserlerinden ayrı sergilenmesinin daha uygun olacağını düşünmüş ve binanın Eski Şark Eserleri Müzesi olarak düzenlenmesini sağlamıştır. II. Abdülhamid’e aittir.

1881 yılında Sadrazam Edhem Paşa’nın oğlu Osman Hamdi Bey’in müze müdürlüğüne atanması ile birlikte Türk müzeciliğinde yeni bir çığır açılır. Osman Hamdi Bey Nemrut Dağı, Myrina, Kyme ve diğer Aiolia Nekropolleri’nde ve Lagina Hekate Tapınağı’nda kazılar yapmış ve buradan gelen eserleri müzede toplamıştır. 1887- 1888 yılları arasında günümüzde Lübnan’da bulunan Sayda’da yaptığı kazılar sonucunda Krallar Nekropolü’ne ulaşmış ve dünyaca ünlü İskender Lahdi başta olmak üzere pek çok lahit ile İstanbul’a dönmüştür. 1887- 1888 yılları arasında Osman Hamdi Bey tarafından yapılan Sidon Kral Nekropolü Kazısı’ndan İstanbul’a getirilen aralarında İskender Lahdi, Ağlayan kadınlar Lahdi, Likya Lahdi, Tabnit Lahdi gibi ihtişamlı eserlerin sergilenebilmesi için yeni bir müze binasına ihtiyaç duyulmuştur. Osman Hamdi Bey’in isteği üzerine Çinili Köşk’ün karşısına dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury tarafından inşa edilen ve Müze-I Hümayun olarak kurulan İstanbul Arkeoloji Müzeleri 13 Haziran 1891’de ziyarete açılmıştır. Müzenin ziyarete açıldığı 13 Haziran günü halen ülkemizde müzeciler günü olarak kutlanmaktadır. Arkeoloji Müzesi binasına, 1903 yılında kuzey ve güney kanadın eklenmesi ile bugünkü ana müze binası oluşturulmuştur. Ana Müze binasının güney doğu bitişiğine, yeni sergi salonlarına duyulan ihtiyaç nedeni ile 1969- 1983 yılları arasında bir ilave yapılmış ve bu bölüm Ek Bina olarak adlandırılmıştır.

Müze’nin koleksiyonunda, Balkanlar’dan Afrika’ya, Anadolu ve Mezopotamya’dan Arap Yarımadası’na ve Afganistan’a kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yer alan medeniyetlere ait eserler bulunmaktadır. Müze üç ana birimden oluştuğu için İstanbul Arkeoloji Müzeleri olarak adlandırılmaktadır.

  • Arkeoloji Müzesi
  • Eski Şark Eserleri Müzesi
  • Çinili Köşk Müzesi

m

Çinili Köşk Müzesi’nden  Arkeoloji Müzesi’ne Bakış

h

Çinili Köşk Müzesi

Osman Hamdi Bey

Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu olan Osman Hamdi Bey; Osmanlı kültür, sanat ve bilim hayatında son derece önemli bir rol oynar.

30 Aralık 1842’de İstanbul’da doğan Osman Hamdi Bey, 1857 yılında hukuk eğitimi almak üzere Paris’e gider. Fakat güzel sanatlara duyduğu ilgi onu dönemin ünlü ressamlarından dersler alarak resim çalışmalarına yöneltir. Ayrıca eğitimi sırasında arkeoloji derslerine de katılır. Paris’te kaldığı süre içerisinde açılan Paris Sergisi’nde görev alır.

1869 sonrasında İstanbul’a dönmesini izleyen yıllarda çeşitli devlet görevlerinde bulunur. 1873 yılında Viyana Sergisi’ne birinci komiser olarak katılır. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni oluşturan Müze-I Hümayun’un müdürü Alman Dr. Phillip Anton Dethier’in ölümünden sonra, 4 Eylül 1881 yılında II.Abdülhamid tarafından müzeye müdür olarak atanır ve Türk müzeciliğinde yeni bir dönem başlatır. Osman

Hamdi Bey’in 1910 yılına kadar devam eden 29 yıllık müdürlüğü zamanında müze, dünyanın sayılı müzeleri arasına girerek arkeoloji bilimi için pek çok önemli keşfe imza atar.

Osman Hamdi Bey’in müzenin yeni müdürü olarak atanmasındaki en önemli etkenlerden biri dönemin ilk özel gazetelerinden Ceride-i Havadis ve Ruzaname-i Ceride-i Havadis’te yazdığı, eski eserlerin değeri ve korunması hakındaki yazılardır. Eski eserlerimizin yabancılar tarafından götürüldüğü üzerinde duran bu yazılar dikkatleri Osman Hamdi Bey’in üzerine çeker.

Müze müdürü olduktan sonra ilk icraatlarından biri yabancıların yaptıkları kazılarda ortaya çıkan eserlerin yurtdışına kaçırılmasının önüne geçen bir nizamname hazırlamak olmuştur. Osman Hamdi Bey üstüste depolanmakta olan arkeolojik eserleri ele alarak bunların kaydedilmesi, onarılması ve sergilenmesi çalışmalarını yürütür. Ülkede yapılan arkeolojik çalışmaları tek elden kontrol eden disiplinleri oluşturur ve ilk Türk kazılarını başlatır. 1883-95 yılları arasında Bergama, Nemrut Dağı, Sayda, Lagina Hekate Tapınağı ve Sayda Kral Nekropolünde gerçekleştirdiği kazılar ile koleksiyonu çarpıcı bir hızla geliştirir.

Osman Hamdi Bey resim çalışmalarını da ihmal etmez. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk güzel sanatlar fakültesi olan Sanayi-i Nefise’yi açarak orada da müdürlük yapar. Şu anda Eski Şark Eserleri Müzesi olan bölüm, Osman Hamdi Bey’in müzecilik güzel sanatlar ve mimarlık alanında öğrenci yetiştirmek için kurduğu Sanayi-i Nefise binasıdır. Türk müzecilik ve resim tarihinde pek çok önemli iz bırakmış olan Osman Hamdi Bey, 1910 yılında Kuruçeşme’deki yalısında hayata gözlerini kapar.

a

İskender Lahdi

e

Karum- Kaniş Kültepe Çivi yazılı belgeler      

j

Çok Renkli Cami Kandili İznik yapımı,

Sırlı Kadırga İstanbul Sokollu Mehmet

Camii’nden 1570-1575 İstanbul

g

Bozöyük İlk Tunç Çağı İ.Ö. 3.Binyıl

k

Renki Sır Tekniğinde Çini Mihrab

Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti’nden

Karaman 1432

o

Kadeş Anlaşması İ.Ö. 1269

Hattuşaş Boğazköy Pişmiş Toprak

 

Kaynak : istanbularkeoloji.gov.tr

Fotoğraflar: Berna Bayındır

Kariye Müzesi Chora Museum

18 Ara

KARİYE MÜZESİ
Kariye, eski Yunanca kent dışı (kırsal alan) anlamındaki Khora sözcüğünün Türkçeleşmesidir. V. yy.’da yapılan şehir surlarından önce sur dışında bir şapelin varlığı bilinmekte olup, bu şapelin yerine ilk Khora Kilisesi, Justinianus tarafından (527–565) yeniden yaptırılmıştır.
Kommenoslar döneminde Blakhernai Sarayının yakınında olduğu için kilise önemli dini merasimlerde saray şapeli olarak kullanılmıştır.
XI.yy. sonlarında İmparator I. Alexios’un (1081-1118) kayınvalidesi Maria Daukaina, kiliseyi yeniden inşa ettirmiştir.
Latin istilası (1204–1261) sırasında bu kilisede tahrip edilmiş, II. Andronikos (1282- 1328) döneminde Sarayın Hazine Nazırı Theodoros Metokhites (1313) tarafından onarılan kilisenin kuzeyine bir ek, batısına exonarteks ve güneyine şapel (Parekklesion) eklenmiş mozaik ve fresklerle bezenmiştir.
Kariye’deki mozaik ve freskler Bizans resim sanatının son dönemine (XIV. y.y.) ait en güzel örneklerdir. Bu mozaik ve fresklerdeki derinlik figürlerin hareket ve plastik değerlerinin verilişi, figürlerdeki uzamalar bu dönemin üslubudur.
Kariye, 1453 yılında İstanbul’un fethinden sonra Kilise olarak kullanılmış, 1511 Vezir Hadım Ali Paşa tarafından camiye çevrilmiştir.1945 yılında müzeye dönüştürülmüş, 1948–1958 yıllarında Amerikan Bizans Enstitüsü’nün yaptığı mozaik ve freskoların üzeri açılarak ortaya çıkarılmıştır.

IMG_4290 IMG_4270 IMG_4217 IMG_4246 IMG_4256 IMG_4269

Kariye, naos, kuzey taraftaki iki katlı ek yapı (anneks), iç narteks, dış narteks ve güney taraftaki mezar şapeli (parekklesion) ile beş ana mimari birimden oluşmuştur.
Binanın dış cephesini kaplayan yuvarlak kemerler, nişler, taş ve kirpi saçaklı tuğla işçilikleri ve yarım payeler ile yapının dış görünümüne hareket kazandırılmıştır.

Bizans dini resim sanatında mozaik ve fresko süsleme teknikleri oldukça yaygın olarak kullanılmıştır. Kariye’de de her iki süsleme tekniğini bir arada görebilmekteyiz. Dış narteks esas olarak İsa’nın yaşamını, mucizelerini, iç narteks ise Meryem’in yaşamını anlatan, mozaik sanatının şaheserlerinden sayılabilecek, birbirlerini takip eden muhteşem sahnelerle bezenmiştir. Parekklesion bölümünde ise, eski Ahit’ten alınmış dini hikayeler ile mahşer günü, diriliş, son yargı gibi sahneler, fresko olarak işlenmiştir.
Mısırlılar tarafından bulunan mozaik sanatı, önceleri taban döşeme süslemesi olarak kullanılmıştır. Helenistik dönemde camın da kullanılması ile zenginlik kazanarak gelişim göstermiştir. Bizans’ta bu mozaiğe “psifidoton” denmiştir. Erken Hıristiyanlık döneminde mozaikler, altın, gümüş varak ile kaplanan çeşitli renklerdeki taş, cam, deniz kabuğu ve ten rengine benzer tonları olan kiremit parçalarının da kullanıldığı “tessera” adı verilen küçük üçgen, kare küp gibi şekillerle, ıslak, çabuk kuruyan bir sıva üzerine yan yana dizilmesiyle meydana getirilmektedir. Duvar süslemelerinde 6.yy.da yaygın olarak kullanılan bu sanat, hem zor, hem de fresko uygulamalarına göre daha pahalı olduğu için 10.yy.da duraklama dönemine girmiştir. Ancak 14.yy.da, geç Bizans döneminde Kariye’de görüldüğü gibi zengin bir şekilde yeniden canlanmıştır. Bu durum Latin istilası (1261) sonrasında gelişen Bizans sosyoekonomik durumunun da nereye ulaştığını göstermesi bakımından önemlidir.

Bizans resim sanatında mozaik işçiliğinin pahalı ve uygulaması zor olması nedeniyle yerini fresko süsleme sanatına bırakmaya başlamasının en güzel örneğini Kariye Parekklesion bölümünde görmekteyiz. Methokites Döneminde, Kariye’de naos ve nartekslerdeki mozaik süslemeler tamamladıktan sonra Pareklesion’daki süslemelere geçilmiş, ancak burada mezar nişleri dışında hiçbir yerde mozaik kullanılmamış, süslemelerin tamamı fresko olarak yapılmıştır. Belli ki bu durum yapılan onarımların son dönemlerinde, ekonominin pek iyi olmadığını göstermektedir.

Fresko, suda ezilerek eritilen boyanın yaş sıva üzerine sert ve uzun kıl fırça yardımıyla uygulanmasıdır. Bu sayede, yaş sıva tarafından emilen boyanın uzun yıllar canlılığının koruması sağlanmıştır. Kariye Parekklesion bölümündeki freskolarda hem resim tekniği, hem kaliteli malzeme seçimi sayesinde resimlerin canlılığı bugüne kadar koruna gelmiştir. Resimlere derinlik vermek amacıyla kullanılan kayalıklar, ağaçlar, yapılar arasına gerilmiş kumaşlar, mimari öğeler, oldukça başarılı işlenmiş ve bu resimlere üç boyutluluk kazandırmıştır.
Kilisenin camiye dönüştürülmesinden sonra, bütün yazılar, Hıristiyanlık sembolleri, bütün freskolar, mozaik süslemeler, ince bir boya ve kireç badanası yapılarak tahrip edilmeden örtülmüş, bu sayede hasar görmeden günümüze kadar ulaşabilmiştir.

Kaynak: kariye.muze.gov.tr, kulturvarliklari.gov.tr

Fotoğraflar : Berna Bayındır

Her Şey Geçip Gider

27 Kas

vasili grossman

Yaşam ve Yazgı adlı dev epik romanıyla XX. yüzyılın, en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Vasili Grossman, son eseri olan Her Şey Geçip Giderde, hikâyeyi Yaşam ve Yazgının kaldığı yerden, Stalin sonrası dönemden başlatıyor. Şaşırtıcı bir dinginlikle, insanı tarihsel ve felsefi bir derinliğin içinde, gösterişten uzak bir şekilde ele alarak belki de en kalıcı romanını yazıyor. Bu üslup bir yandan Çehovun lirizminin, öbür yandan Tolstoyun dramatik dünya görüşünün izlerini taşıyor.

Her Şey Geçip Gider, Rusya tarihinin en karanlık sayfalarından biri olan zorunlu çalışma kampları döneminin sonrasını anlatıyor. O kamplarda otuz yıl geçirdikten sonra Moskovaya dönen İvan Grigoryeviç, artık tamamen yabancısı olduğu bir toplumda yerini aramakta, geçmişiyle hesaplaşmaktadır. İvanın hikâyesi, vicdanı ile kariyeri arasında bir seçim yapmak zorunda kalan bilimadamı Nikolay, utanç içinde yaşamını sürdürmeye çalışan ihbarcı muhbirler ve son olarak da, sevgilisi Anna Sergevyanın yaşadığı derin acılarla kesişerek, bu eski mahkûmu tarihin en büyük trajedilerinden birinin simgesi haline getirecektir. Ancak, bu büyük trajediyi Dantenin Cehennemini aratmayacak bir berraklıkla aktaran Grossmanın asıl büyüklüğü, insana olan inancını asla kaybetmemesinde ve tüm acılara rağmen tarihin özgürlüğe doğru engellenemez ilerleyişini anlatabilmesindedir.

Kaynak: D&R Kitap

Eller

14 May

Elleri seviyorum, onların fotoğrafını çekmeyi de seviyorum.Eller ki her an birşeyler ile uğraşan, yazı yazmamızı, yemek yememizi, yapmamızı, fotoğraf çekmemizi, dokunmamızı ve daha aklınıza gelen herşeyi ama herşeyi yapan organ. Eller üzerine ne hikayeler yazılmış ne şarkılar bestelenmiştir … Elleridir sevdiğimiz insanın tuttuğumuz ve yine elleridir ayrılınca özlediğimiz …. Bebekler doğduklarında en çok ellerine ve ayaklarına bayılırız ve yıllar geçse de o eller değişse de hep aklımızda kalan elleridir ….

Ben de ellerin hayatımızda heryerde olduğundan esinlenerek fotoğraflamaya çalışıyorum ve sanıyorum bu fotoğrafların pek de sonu gelmeyecek şimdilik ilk bir kaç tanesini paylaşsam da ellerin devamı elbette gelecek ….

 

GörselGörselGörselGörselGörsel

Kırlarda Olmak

19 Şub

İstanbul gibi büyük, kalabalık ve gürültülü bir şehirde yaşarken insan şehir dışına , kırlara  ve huzura kaçmaya bayılıyor.Özellikle çocukları olduktan sonra azıcık bir yeşillik görmek bütün yüklenmiş olduğu negatif duyguların akıp gitmesini sağlıyor.Hele hele gidilen yerde atlar olunca keyif ve zevk ikiye katlanabiliyor.

Yazı yazarken at kelimesini sevgili google’da yazdığımda bakın Vikipedi’de  karşıma ne çıktı :AtAtgiller (Equidae) familyasına dâhil otçul bir memeli hayvanEvcilleri olduğu gibi, Amerikan bozkırlarında “Mustang” ve Altay dağlarının her iki yanındaki açık arazilerde “Prezevalski” denen yabani atlar sürüler halinde yaşar. En meşhur at türleri Arap, İngiliz, Çin, Ahal Teke ve Midillidir. Midilli atları koç iriliğindedir.

Bütün bu tanımlamanın dışında bence atlar bugüne kadar gördüğüm en hassas, en ürkek ve duygusal hayvanlar ve bence bir çocuğun hayvanlarla haşır neşir olması gerekiyorsa bu kesinlikle at olmalı. Neden dediğinizi duyar gibiyim neden at neden köpek, kedi veya kuş değilde at ? Çünkü atlar gerçekten hassas ve ürkekler ve bir çocuk çocukluk haliyle o kadar gürültücü ve ani davranışlarda bulunabiliyor ki herşeyden önce bir canlıya sakin yaklaşması gerektiğini öğrenmesi açısından at birinci sırada geliyor ve elbette üzerine bindiğiniz bu sıcacık hayvanın sizinle arasında bir bağ oluşması gerekiyor ve inanın avucunuzdan şeker yerken dahi dilini bile değdirmemeye özen gösteriyor ve daha bir sürü şey ….

Atlar, kırlar ve sakin yaşam ve tabi bol oksijen tüm bunlar bu koşuşturmalı ve yorucu gündelik hayatımızda bizleri bir kaç günlüğüne de olsa öyle başka yerlere götürüyor ki döndüğünüzde sizde hoş anılar, bol enerji ve bir daha kaçma istekleri bırakıyor… Bizde ailecek bir haftasonu tıpkı yukarıda bahsettiğim gibi yapıp kırlarda enerji depoladık ve ortaya aşağıdaki fotoğraflar ve daha fazlası çıktı … Ve dönüş yolunda kızlarımın anne keşke biz hep burada yaşasak  cümleleri eşliğinde yine koşuşturma içine girdik….Keşke gerçekten buralarda yaşayabilsek….

IMG_9771 IMG_9897 IMG_9778 IMG_0030 IMG_0057 IMG_9902 IMG_9456 IMG_9877 IMG_9783 IMG_0169 IMG_9813

Fotoğraflar Berna Bayındır